|
MEZAR TAŞLARINDAKİ MEDENİYET
Eskiler der ki bir ülkenin mezarları o ülkenin tapu belgeleridir. Bir yer işgale veya talana uğradığı zaman yazılı olan tapu belgeleri talan edilip yakılabilir ama mezarların yerleri düzlense bile yerin altındaki ölüler orayı bekleyen gerçek tapu belgeleri olarak kalmaya devam ederler.
İnternet sitelerinin birinde ilginç bir yazı bi yazıda Hanover’de iki Türk Akıncı mezarından bahsediliyordu. Gitmişler ve mücadelelerini vermişler. Şehit olmuşlar ve şehit oldukları o yere de gömülmüşler. Bu gün oraya gidenler onların mezarlarını görünce sanki Türk topraklarına uğramış gibi oluyorlar. Yemen’de, Galiçya’da, Kanal Cephesinde; Filistin de, Suriye’de daha dünyanın dört bir tarafında bu manzaralarla karşılaşmak mümkün. Mevcut mezarlara baktığımız zaman sanki yaşayan insanlarmış gibi yakınlık hissediyor, bazen hüzünleniyor bazen gıpta ile bazen de ibret gözleri ile bakıyoruz. Yahya Kemal, elçi olarak bulunduğu batı ülkelerinin birinde, Türkiye’nin nüfusunu söylerken o dönem mevcut Türkiye nüfusunun üç dört kat üstünde söyler. Bunu duyan batılı elçiler; “Hayır canım sen neden bahsediyorsun sizin nüfusunuz bu kadar değil.” deyince Yahya Kemal, “Biz ölülerimizle birlikte yaşarız.” demişti. Biz gerçekten ölülerimizle birlikte yaşarız. Eskiden mezarlıklar şehirlerin içinde, mahalle aralarında, cami bahçelerinde olurdu. Kısaca hemen yanı başımızda dururlardı. Belki ders alalım belki de unutmayalım diye hemen yanı başımıza konulurlardı. Mezar taşları, tarih boyunca milletlerin medeniyetlerinin sergilendiği en önemli unsurlardan biri olmuştur. İnsanlar çoğu medeniyetlerde eşyaları ev kıymetli süsleri ile birlikte gömülürdü ve onlarla ayrı bir hayat sürmeye devam ettiğine inanılırdı. Bizde de ölüm yokluk değil asıl hayata sefer etmektir. Gerçek hayat olarak inandığımız ahret yolculuğuna çıkan insanların yattığı mezarlara bizim atalarımız da büyük önem vermişler. Ölen kişinin yeni bir hayata başladığına inanmışlardır. Bu gün pek öyle değil. Özellikle Osmanlı’da mezarlara büyük önem verilmiştir. Mezar taşlarına baktığımız zaman o mezarda yatan kişinin cinsiyeti, yaptığı iş ve iştigal ettiği hayat ile ilgili, mensup olduğu sosyal çevre ve benzeri gibi birçok bilgiye ulaşabiliriz. Mezardaki kişi bir kadın mı erkek mi? Kadınsa neden ölmüştür? Genç mi ölmüştür, yaşlı mı ölmüştür? Bir hastalıktan mı ölmüştür, yoksa doğum yaparken mi ölmüştür? Bunların hepsini mezar taşındaki imge ve işaretlere bakarak anlamak mümkündür. Ölen kişi erkekse neden ölmüştür? Şehit midir, hastalıktan mı ölmüştür? Bir devlet görevlisi midir? Hatta hangi makam ve görevdeki devlet görevlisidir? Maliyeci mi, vali mi, general mi, şair mi, ilim adamı mı, ya da bir mutasavvıf mı? Bunu mezar taşlarını bakarak görmek mümkündür. Bu konuya önemle eğilen çevrelerden biri de tasavvuf ehli guruplar olmuştur. Her tasavvufi grubun bir sembolü ve işareti olduğu için mezarda yatan kişinin hangi tasavvufi gruba ait olduğunu, şeyh mi, derviş mi, yoksa sıradan bir müntesip mi olduğunu mezar taşlarından anlamak mümkündür. Bizim kültürümüzde mezar taşları medeniyeti ve edebiyatı denilen bir kültür vardır. Bir araştırıcı için bir ömrü tüketecek kadar geniş malzeme vardır. Belki de hatta elzem olarak tarih ve edebiyat bölümleri için bir araştırma mevzusudur. Mezar taşlarını okuduğumuz zaman ne hikâyelere ne acılara tanık oluruz. Altında yatan insanların aslında hala aramızda olduğunu dolaylı olarak görürüz. Biliyoruz ki asla onlardan uzak değiliz. Her ne kadar bu gün onları şehrin uzak yerlerine götürsek de onlardan uzak durmaya çalışsak da hala onlar bizimle beraber. Mezar taşları medeniyetinin ön önemli örneklerinin aslında Kastamonu’da fazlasıyla var olduğunu görüyoruz. Başka yere gerek yok Hazreti Pir (Şeyh Şaban-ı Veli) Camii’nin etrafındaki mezarlığa gittiğimizde yukarda bahsettiğimiz bütün mezar özeliklerini ve medeniyetini bulabiliyoruz. Şehrimizin içindeki hemen her mezarlıkta, her cami çevresinde yukarıda bahsettiğimiz ahret yolcularının mezarlarını pek ala bulabiliyoruz. Mesela, Hazreti Pir Camii’nin bahçesinde mezar taşının başındaki Püsküllü Osmanlı Fesi ile Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa’nın yaveri, silah arkadaşı Kastamonulu Mirliva (Tuğ General) Sadık Paşa’nın mezarını görebilirsiniz. Yani mezar taşına baktığınız zaman bu ya bir general ya da bir vali mezarı diyebiliyorsunuz. Yine aynı yerde kadın mezarlarını, tasavvufi gruplara mensup insanların mezarlarını işaretleri ve sembolleri vasıtasıyla kolaylıkla fark edebilirsiniz. Kısacası, tekrar diyoruz ki bu topraklarda yatanlar, bu mezarlar bu ülkenin gerçek tapu kayıtlarıdır. Bu kayıtlara sahip çıkalım. Zira Irak’ın işgalinden sonra Kerkük Amerikalılar ve yerel gruplar tarafından işgal edildiğinde ilk yapılan işin Tapu Dairesi’ndeki sicil kayıtları ile birlikte Türkmenlere ait olan mezarları tahrip etmek olmuştur. Sömürücüler demek ki bu konuyu da bizden iyi biliyorlar. Çünkü resmi tapu kayıtlarının yanında asıl tapu kayıtları olan mezar taşlarıdır. O zaman aman benden uzak olsun bana ne demek olmaz. Bu aziz vatanın her karış toprağı şehit kanlarıyla sulanmış bu toprakların Mehmet Akif’in deyimi ile, “Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda Şuheda fışkıracak toprağı sıksan şuheda” diyerek toprakların altında kefensiz yatanları, yerin altında yatan ve vatanın tapusunun sahipleri olan ebediyet yolcularını, sessiz sedasız dilleri susmuş bu toprakları bekleyenleri asla unutmamak gerekir. Onların hatıralarını sonsuza dek yaşatmak gerekir. Kısaca tapusu kaybedenin mülkünün emniyeti yoktur. Mehmet TÜRKAN Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni Görüntüleme sayısı: 288
Powered by AkoComment Tweaked Special Edition v.1.4.6 AkoComment © Copyright 2004 by Arthur Konze - www.mamboportal.com All right reserved |